Rica..


Devesiyle çölde yol almakta olan bir bedevî, bir tepeyi geçtiğinde, güçlükle yürüyen, sıcaktan dudakları kurumuş bir adama rastladı.
Issız çölde susuzluktan perişan olmuş adam, bedevîyi görünce, su istedi.

Bedevî devesinden indi, adama su verdi.

Suyu kana kana içen adam, birden bedevîyi iterek yere yuvarladı ve hemen deveye atladığı gibi kaçmaya başladı.

Bedevî arkasından bağırdı:

“Tamam, deveyi al, git! Ama senden bir ricam var. Sakın bu olayı kimseye anlatma!”

Bedevînin bu isteğini tuhaf bulan hırsız, biraz duraklayıp:

“Neden” diye sordu..

“Eğer anlatırsan,” dedi bedevî, “bu olay her yere yayılır ve insanlar çölde muhtaç birini gördüklerinde asla yardım etmezler.”

Reklamlar

Sen Yürüyeceksin..

“Sana” yürümek düşer…
Çünkü; yol olur yeryüzü yürümeyi bilene…
Yeter ki; vakar olsun duruşun, özlemli olsun yürüyüşün!
“Yürümek” kavlin olsun, ahdin olsun, vefan olsun…
Vur kendini yollara..
İmdada sesin olsun, dara uzansın ellerin, zora dayansın bileğin..
Olur da sürçerse ayağın; dayandığın, güvendiğin her daim

 Rabbin olsun!

” Hekimoğlu İsmail “

İçlerine Saklayalım…

İÇLERİNE SAKLAYALIM 

İnsanoğlu mutluluğu hep hor kullanıyormuş… 
Hep şikayetçi hep bıkkınmış…

Bir gün melekler mutluluğu saklamaya karar vermişler.
” Saklayalım, zor bulsunlar. Zor buldukları için belki kıymetini bilirler “ diyerek 
başlamışlar tartışmaya. Sorun büyükmüş. Mutluluğu saklamak kolay değilmiş çünkü. Kimisi 
” Everest’in tepesine saklayalım “ demiş, kimisi 
” Atlas Okyanusu’nun dibine” demiş.
“Tac Mahal’in kubbesi, Mekke sokakları, İtalyan sofrası, bir hastanenin yeni doğan 
odası,dondurma külahı, lale bahçesi… “Pek çok yer düşünmüşler ama hiçbiri yeterince zor gelmemiş… Derken meleklerden biri ” İÇLERİNE SAKLAYALIM “ demiş. 
” Kimsenin aklına gelmez içine bakmak” İşte o gün bugündür mutluluk insanın kendi içinde saklıymış…
Hiçbir mutluluk kolay gelmiyor. Kolay kolay gülmüyor insanın yüzü… 
Emekte ve insanın içinde saklı mutluluk. Ne başkasının ekmeğinde, ne başkasının evinde, ne de başka bir şeyde……

Bu yüzden gözünüz hep içeride olsun.

Düşünmek…

Düşünmek en büyük armağanı insanın ve düşünmek en büyük çilesi…

Bazen ağlayabilmektir nimet, bazen ağlayamamak.

 Bilmem ki anlatabilmek mi daha iyi yoksa ağlatabilmek mi,

Anlayan mı ağlar, ağlayan mı anlar,

Gözyaşı mı değerli, alın teri mi,

Günahı işleyen mi kederli, izleyen mi,

En acı olan umursamazlığımı insanın yoksa çaresizliği mi susanın?

Konuş ne olur ey kalbim!

Baki mi şu beden?

Sevgi kimin için, gözyaşı kime?

Ayrılık bu dünyada mı zor, ya ahirette?

Tatlı Bir Dil..

 

Tatlı bir dilin de mi yok?
Şeyh Sâdî, Bostan adlı hikemî eserinde çok ibretli bir hikâye nakleder:

“Tatlı dilli, güler yüzlü bir delikanlı bal satardı. Bu, öyle bir civanmert idi ki, gönüller onun tatlılığından yanar, erirdi. Boyu, beli saz ile bağlanmış şeker kamışına benzerdi. Müşterisinin sayısı belli değildi.

… Öyle bir yiğit idi ki, faraza bal satmayıp zehir satacak olsaydı, herkes zehri onun elinden, bal gibi içerdi.

Suratsızın biri de, o yiğidin satışına özendi, kazancını kıskanıp bal satmak istedi. Bal tablası başında, sirke satan yüzüyle, mahalle mahalle dolaştı. «Bal, bal!» diye bağırdı durdu. Fakat balına müşteri değil, bir sinek bile konmadı.

Akşam oldu, eve döndü. Eline bir kuruş geçmemişti. Fenâ hâlde kızdı, bir köşeye çekildi, oturdu. Günahının cezâsından korkan günahkâra, bayram günü zindanda tutulan bedbahta benziyordu.

Hanımı ona, latîfe sûretiyle:

“–Ekşi yüzlünün balı acı olur!..” dedi.

Çirkin huy insanı cehenneme götürür. İyi huy ise cennetten çıkmıştır.

Arkadaş! Yürü, gerekirse ırmaktan sıcak su iç de, kızgın güneşte kavrulsan bile ekşi yüzlü insanın elinden soğuk şeker şerbeti içme! Kaşları diken gibi çatılmış olan kimsenin ekmeğini yemek, rûha ziyanlıktır.

Efendi, hırçınlıkla işini sarpa sardırma; çünkü hırçınlar dâimâ bedbaht olurlar. Farz edelim ki; altının, gümüşün, bir şeyin yok. Tatlı bir dilin de mi yok?”

Osman Nuri Topbaş